Marşı yasaklayan kafayla…

15 Temmuz etkinliğinde İzmir Marşı'nın çalınmasını engelleyen AKP ilçe başkanının gerekçesi, marşın siyasi (!) olduğu imiş. Pes doğrusu… Bu kafayla sittin sene fikri iktidara, kültür ve sanata ulaşamazsınız. Genel Başkanınız ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, "18 yılda fikri iktidarımızı tesis edemedik" ve "sosyal ve kültür alanında egemenliğe sahip olamadık" şeklinde yakınırken haklıydı. Partisinin bir ilçe başkanı sevilen marşımızı yasaklarken gereksiz gerekçesi düşündürücüdür. Bu arkadaşın marşlar konusunda "cim karnında nokta kadar" bilgisi olduğu tartışılır. Marşlardan vazgeçtik müzik konusundaki düşüncesi nedir, onu da üç aşağı beş yukarı tahmin edebiliyoruz. Uzağa gitmeyelim iktidarın eski içişleri bakanlarından Şahin, sanata terörün arka bahçesi olarak bakıyordu.

Marşı yasaklayan kafayla…
Prof. Dr. Ali Ünal Emiroğlu

Marşı yasaklayan kafayla…

Marşlara gelelim; 

Dini musiki nasıl dinle bütünleşmişse, askerlerin yaşamı da marşlarla bütünleşir. Herkes filmlerde, ekranlarda bir geçit resminin ayrılmaz parçasının bando ile toplumsallaştığını bilir. Ulusal marş ulusal bütünlüğün, bir ortak kahramanlığın sesli ifadesidir. Onuncu Yıl Marşı, Gençlik Marşı, Harbiye Marşı, İzmir Marşı gibi.

Sorulması gereken soru: Kültür politikalarına ne zaman sıra gelecek?

"Bir ülkede akıl ve sanattan çok, servete değer verilirse, bilinmelidir ki orada keseler şişmiş, ama kafalar boşalmıştır." (Büyük Frederik)

Kültür politikaları kavramı ilk kez 1960'lı yıllarda UNESCO toplantılarında ortaya atıldı. 1965-1974 yıllarında UNESCO Genel Müdürü olan René Maheu kültür politikalarını İnsan Hakları Bildirgesi'ne dayandırarak her kişinin nasıl bir çalışma hakkı varsa bir de kültür hakkı olduğunu savunuyordu.

UNESCO kültür politikalarını önce uzmanlar toplantılarında ele aldı, sonra da 1970'te Venedik'te düzenlenen uluslararası bir konferansta gündeme getirdi. Bu konferansa dünyanın dört bir yanından ünlü bilim insanları ve sanatçılar katıldı. Türkiye'yi de Prof. Bedrettin Tuncel temsil etti.

O zamana kadar şöyle bir ikilem vardı; devlet mi kültür politikalarını saptamalı, yoksa sanatçılar, yazarlar ve kültür adamları mı?

Çünkü o dönemlerde baskıya dayalı rejimlerde kültür politikaları hükûmetlerin keyfine göre düzenleniyordu. Uzun yıllar Sovyetler Birliği'nde, Hitler döneminde Almanya'da ve Mussolini döneminde İtalya'da böyle olmuştu. Yazarlar ve sanatçılar haklı olarak devletin baskısından ürküyorlardı.

Oysa çağdaş anlayışlara göre kültür politikalarında amaç devletin hiçbir baskısı olmadan kültür adamlarının bu konuyu ele almalarıydı. Devlet, eğitim, sağlık ve ulaşım gibi alanlarda nasıl kamusal hizmetler veriyorsa kültür alanında da öyle olmalıydı.

Bizde durum neydi?

Cumhuriyet döneminde, özellikle Atatürk'ün devlet başkanlığı sırasında, devlet kültür konularına çok önem verdi ve kültürün geliştirilmesinde büyük roller oynadı. Türkiye, Atatürk'ün önderliğinde büyük bir kültür devrimi gerçekleştirdi.